“Zaman nedir?” diye sorsak, muhtemelen hepimizin söyleyecek bir sözü vardır.
Kimimiz için hiç yetmeyen, kimimiz için hızla akıp giden, bazen geçmek bilmeyen, bazen de nasıl geçtiğini anlamadığımız bir şey… Saatlerle ölçüyor, takvimlerle düzenliyor, planlarla yönetmeye çalışıyoruz. Geçmişi hatırlıyor, geleceği hayal ediyor, şimdiki zamanda kalmaya çabalıyoruz.
Peki, zaman dediğimiz şey gerçekten ne?
Sekizinci Satır Arası Buluşmamızda bu sorunun peşine düştük. Fizikten mitolojiye, çocukluk anılarından yaşamın sonluluğuna, seçimlerimizden sessizliğe uzanan bir yolculukta zamanın birbirinden farklı anlamlarıyla karşılaştık.
Saatin Gösterdiği Zaman, Yaşadığımız Zaman mı?
Birimiz için zaman, geçmişten bugüne biriktirdiğimiz deneyimlerdi. Bir başkası için yaşamın kendisi, yani ömür. Kimimiz onu geleceğe uzanan hayallerimizle ilişkilendirirken kimimiz insanların hayatı düzenlemek ve birbirleriyle anlaşmak için oluşturduğu ortak bir dil olarak gördü.
Bir katılımcımızın ifadesiyle: “Zaman, zihnimin cetveli.”
Ancak saatlerin gösterdiği zamanla deneyimlediğimiz zaman her zaman aynı değil.
Çocukken bir doğum gününü, tatili ya da büyümeyi beklerken geçmek bilmeyen günler, yıllar ilerledikçe sanki hızlanıyor. Daha dün başladığını düşündüğümüz bir yıl bitiyor, çocuklar büyüyor, bir zamanlar çok uzak gördüğümüz yaşlara ulaşıyoruz.
Mutlu olduğumuzda zamanın nasıl geçtiğini anlamıyoruz. Sıkıldığımızda ise birkaç dakika bile uzayıp gidiyor. Öyleyse değişen zaman mı, yoksa onu deneyimleyen biz miyiz?
Kronos mu, Kairos mu?
Sohbet sırasında Yunan mitolojisindeki iki farklı zaman anlayışı da gündemimize geldi: Kronos ve Kairos. Kronos, ölçülebilen, birbirini takip eden zamanla; Kairos ise doğru, anlamlı ya da fırsat taşıyan anla ilişkilendiriliyor. Gündelik hayatımız çoğu zaman Kronos’un ritmiyle ilerliyor. Toplantılar, teslim tarihleri, yetişilecek işler, yapılacaklar listeleri…
Peki, bütün bunların arasında Kairos’a, yani anlamlı anlara ne kadar yer açabiliyoruz? Bazen bir konuşma, bir karşılaşma, bir karar ya da beklenmedik bir farkındalık, takvimimizde yalnızca birkaç dakika yer kaplarken hayatımızda çok daha büyük bir iz bırakabiliyor.
Zamanın Kıymetini Ne Zaman Anlıyoruz?
Buluşmamızın en dokunaklı bölümlerinden biri, zaman algımızı değiştiren kişisel deneyimlerin paylaşılmasıydı. Deprem, kaza, hastalık, kayıp…
Hayatın olağan akışını kesintiye uğratan bu deneyimler, zamanın ne kadar kırılgan ve geri döndürülemez olduğunu hatırlatabiliyor. Bir katılımcımız, yaşadığı kazanın ardından ertelediği şeylere bambaşka bir gözle bakmaya başladığını anlattı.
Bir diğeri, hayatındaki zorlu bir sağlık deneyiminden sonra başkalarının ne düşüneceğine ilişkin kaygılarını geride bırakma ihtiyacını fark ettiğini paylaştı. Ve geri dönmek istediğimiz bir yer ya da yeniden yaşamak istediğimiz bir karşılaşma olsa da artık ne biz aynı kişiyiz ne de bıraktığımız insanlar ve koşullar aynı.
Zamanımızı Kime, Neye Veriyoruz?
Zamanın sınırlı olduğunu fark etmek, yalnızca daha fazla şey yapma isteği yaratmıyor. Bazen tam tersine, neyi yapmamayı seçeceğimizi de belirliyor. Buluşmamızda bir katılımcımız, zamanla kurduğu ilişkinin kendisine daha rahat “hayır” diyebilme özgürlüğü kazandırdığını anlattı.
Bir buluşmaya katıldığımızda, bir işe zaman ayırdığımızda ya da birine eşlik ettiğimizde yalnızca takvimimizden bir saat vermiyoruz. Hayatımızdan bir parçayı o deneyime ayırıyoruz. Bu durumda zamanımızı nasıl kullandığımız, aslında neye değer verdiğimizin de bir ifadesi olabilir miydi?
Geçmiş Değişir mi?
Zaman üzerine konuşurken geçmişin de bu anın bir parçası olma ihtimalini konuştuk. Bazı anılar yıllarca aynı duyguyla bizimle kalıyor. Bazılarıysa yıllar sonra bambaşka bir anlam kazanıyor. Geçmişteki bir olay değişmese de onunla kurduğumuz ilişkinin değişebildiğini fark ettik. Bugün yaşadığımız bir içgörü, geçmişteki bir deneyime yüklediğimiz anlamı değiştirebilir. Hatta bu yeni anlam da gelecekteki seçimlerimizi etkileyebilir.
Bir An Ne Kadar Sürer?
Bazen kırk beş saniye bitmek bilmez. Bazen bir filmde yıllar birkaç dakikaya sığar. Bir kitabın tek bir sayfasında birkaç saniyelik bir deneyim anlatılırken, bir sonraki sayfada yıllar geçmiş olabilir.
Bir katılımcımız, kitap okurken ya da film izlerken başka bir hayatın zamanına girdiğini, hikâye sona erdiğinde ise kendi zamanını yeniden fark ettiğini anlattı.
Bir başkası için zamanın genişlediği yer, yoga sırasında nefese odaklandığı anlardı. Kimimiz kalabalık bir şehrin hareketinde zamanı daha fazla hissederken kimimiz sessizlikte, durduğumuzda ve hiçbir yere yetişmek zorunda olmadığımızda onunla buluşuyorduk.
Durmak da Yaşamak Değil mi?
Buluşmamızın sonlarına doğru zamanın kendisinden çok, birlikte geçirdiğimiz zamanın anlamını konuşmaya başladık. Takvimlerimize göre akşam belirli bir saatte buluşmuş, doksan dakikalık bir zaman ayırmıştık. Ancak o doksan dakikayı anlamlı kılan şey, saatlerin ilerlemesi değildi.
Birbirimizi dinlememiz, farklı bakış açılarına merak duymamız, bazen şaşırmamız, bazen kendi düşüncelerimizi yeniden sorgulamamızdı. Bir katılımcımız için bu buluşma, günün koşturmacasının ardından hiçbir şey yapmak zorunda olmadan durabilme fırsatıydı. Durmak, kalmak, dinlemek, duymak, anlamak… Belki de zamanın içini dolduran şeyler bunlardı.
Peki, Kalbimizin Saati Kaçı Gösteriyor?
Buluşmamızın sonunda herkes zamanı kendi cümlesiyle yeniden tanımlamaya davet edildi.
“Zaman zihnimin cetvelidir.”
“An, anlamlı bir varoluştur.”
“An, sonsuz zamandır.”
Ve beni özellikle düşündüren bir başka ifade ise kalbin anından bahsediyordu. Saatimize bakarak zamanın kaç olduğunu söyleyebiliyoruz. Peki, kalben nerede olduğumuzu da aynı kolaylıkla söyleyebiliyor muyuz?
Geçmişte kalan bir konuşmada mı, henüz gerçekleşmemiş bir gelecekte mi, yoksa gerçekten içinde bulunduğumuz anda mı?
Sohbet sonunda ortak bir tanıma ulaşmasak da sohbet bize zamanın, yalnızca ölçtüğümüz bir şey olmadığını, aynı zamanda anlam verdiğimiz, seçimlerimizle şekillendirdiğimiz ve deneyimlerimizle doldurduğumuz bir yaşam alanı olduğunu hatırlattı.






