Bazı filmler vardır; izlediğiniz dönemde sizi etkiler, yıllar sonra yeniden izlediğinizde ise bambaşka bir yerden konuşmaya başlar.
Truman Show tam da böyle bir film olarak “Satır Arası Buluşmaları” nın gündemine girdi.
Bir insanın doğumundan itibaren dev bir stüdyoda yaşatılması, hayatındaki herkesin bir rol oynuyor olması, her anının milyonlar tarafından izlenmesi…
1998 yılında bu hikâye bize tuhaf, hatta biraz da distopik geldi. Aradan geçen yıllarda dünya, insanların gönüllü olarak kendi hayatlarını sergilediği, izleyici sayılarının peşine düştüğü “Gönüllü Trumanlar” sahnesine dönüştü.
Bu film ise bir dönüşüm hikayesi.
Görünmeyen Duvarlar
Truman’ın yaşadığı dünyanın sınırları vardı. Denizle çevriliydi. Kaçamıyordu. Korkuları özenle tasarlanmıştı. Hayatının hangi noktaya kadar uzanacağı başkaları tarafından belirlenmişti.
Bizim duvarlarımızın tanımı değişti; sosyal medya akışları, algoritmalar, reklamlar, haberler, tüketim alışkanlıkları, başarı tanımları, güzellik standartları, kariyer beklentileri…
Gün boyunca maruz kaldığımız yüzlerce mesaj bize neyi istememiz, nasıl görünmemiz, nasıl yaşamamız gerektiğini söylüyor.
Peki gerçekten kendi seçimlerimizi mi yapıyoruz?
Yoksa seçim yaptığımızı mı düşünüyoruz?
Otomatik Pilotta Yaşamak
Film boyunca gündeme gelen etkileyici bir unsur da Truman’ın rutiniydi.
Her sabah aynı selam. Aynı insanlar. Aynı yollar. Aynı hikâye.
Aslında hepimizin tekrar eden döngüleri var.
Alışkanlıklar…
Sorgulamadan kabul ettiğimiz doğrular…
“Böyle gelmiş, böyle gider” dediğimiz kalıplar…
Truman’ın uyanış hikâyesi gibi, farkındalık çoğu zaman büyük bir devrimle başlamıyor.
Önce küçük bir rahatsızlık hissi geliyor.Bir şeylerin yerine oturmadığını hissediyoruz.
Sonra bir soru beliriyor. Ve ardından bir başka soru.
Korkularımız Kime Ait?
Truman’ın deniz korkusu, onun kontrol altında tutulabilmesi için tasarlanmış ve öğretilmiş bir korku. Buradan hareketle, korkularımızın ne kadarı gerçekten bize ait? Ne kadarını başkalarından devraldık?
“Yapamazsın.”
“Başarısız olursun.”
“Güvende değilsin.”
“Bunu deneme.”
Tıpkı Truman’ın başlangıçta geçemediği gibi çoğumuzun önünde görünmeyen bir köprü var.
Ve o köprüyü geçmeden merak ettiklerimizin altında yatanın ve yeni adımlar atmanın nasıl bir şey olduğunu bilmiyoruz.
Gerçeklik Nerede Başlıyor?
Hakikate doğru yolculuk merak ile başlıyor.
İnsan çoğu zaman kendisi için neyin doğru olduğunu zihniyle değil, içindeki o ses ile biliyor.
Gerçek bir dostluk, sevgi, iletişim ya da ilişki içinde, kendimizden emin hissediyoruz.
Bizi yola düşüren de bu hissin varlığı yokluğu oluyor.
Kapıdan Çıkmak
Fimdeki kapı, karşılaştığımız eşiklerin güçlü bir temsili. Truman, gökyüzü sandığı duvara çarpar, zor da olsa kapıyı bulur ve çıkar. İlginç olan bir başka şey; onunla kopmaz bir bağ kurduğunu düşünen izleyici, bu seçimi alkışlar.
Bu çıkış hem bir final hem de yeni bir başlangıçtır.
Zihnimizde yeni sorular dönmeye başlar:
Truman’ın yeni dünyasındaki seçimleri ne kadar gerçek olacak? İzleyiciler, yeni kurbanları olmadan dayanabilir mi? Peki seyirci kendi seçimleri için harekete geçmeye ne kadar hazırdır?
Değişim, garantili sonuçlar ile gelmez. Yine de özgürlük, belirsizliğe rağmen adım atabilmekte yatar.
Bizim Kapımız Nerede?
Eğer bir gerçeklik arayışı varsa; “Biz kendi hikâyemizde hangi kapının önündeyiz?”
Kimimiz teknolojiye sınır koymaktan, kimimiz doğa ve kendin ile temastan, kimimiz ise yalnız yürümemek için yoldaşlığın öneminden bahsetti.
Yolculuk önce dünyanı keşfetmekten başlıyor. Ancak o zaman, kapının peşine düşüp, korkuya rağmen o kolu çevirebilmek mümkün.
Gerçek, her zaman konforlu değil. Ama insanı dönüştüren şey de çoğu zaman tam da bu konforsuz alanda ortaya çıkıyor.





