Küçük Anların Büyük Anlamı

Belki de her şey Holywood filmleri ile başladı. Dev hikayeler izledik; dünyayı kurtaran kahramanlar, görkemli efektler, yükselen müzikler… Ve finalde mutlaka dorukta bir heyecan ve kahramanın zaferi!

Elbette arada görece düşük tempolu, gündelik hayatın ritmini ve duygularını barındıran “sanat filmleri” de oluyordu ama çoğumuz için onlar fazla yavaştı, fazla sessizdi.

Günümüze yakınlaştıkça sıradan günlerin temposu değişti. Öyle ki, bir zamanların hızlı aksiyon filmleri bile bugünün akışına göre yavaş kalmaya başladı. Felaket haberleri, sansasyonel gelişmeler, gerilim dozu yüksek olaylar, akıllı telefonlarımız üzerinden “son dakika” başlığıyla durmaksızın önümüze düşmeye başladı.

Bir yandan da mutluluğun izini sürenlerin, ona yaklaşanların ve şükür ki (!) yakalayanların dünyası sardı sosyal medyayı.”Bakın ben nasıl yaptım?” diye başlayan ve öğütlerle devam eden anlatıları duymaya başladık.

Oysa sormamıştık bile.

Gençlik yılları, doğası gereği geleceğe dair hayaller kurduruyordu. Elde etmek istediklerimiz ve düşlediğimiz hayat için koşmaya hazırdık.

O iş, o ev, o çevre, o ilişki, o seyahat, o her ne ise bizi çağırıyordu. Ya da biz onları.

Kimi hayaller gerçekten kalpten gelendi, kimileri ise “öğrenilmiş hayaller”.

Bana göre, olgunluk dönemi bu ikisi arasındaki farkı görmek ve anlamakla başlıyor. Bu denli hızın ve temponun içinde fark etmek ve kendi sesini duymak ise her zaman kolay değil.

Hatta bu koşuşturmanın içinde kendini ve durumu fark etmeyi sağlayan bir iç ses yükselir:

“Biraz duralım.”

“Soluklanalım.”

“Nefes alalım.”

Kimimiz meditasyonla, kimimiz hobilerle, kimimiz yazarak ya da okuyarak bu tempoya ara vermeye çalışırız.

İş ve özel hayat arasında denge kurmaya çalışırken, parçası olduğumuz büyük sistemlerle kendi küçük hayatlarımız arasında gidip geliriz.

Bazen uyum içinde, bazen sıkışmış hissederek…

Hepimiz, yolunu bulmaya çalışan birer hayat öğrencisine dönüşürüz.

Tüm bu farklı dinamiklerin içinde kendi hayatıma ve çevremdeki hikâyelere baktığımda, küçük anların büyüsüne giderek daha çok kapıldığımı fark ediyorum.

Derin bir sohbetin içinde anlam kazanan bir cümle…

Gün batımını sessizce izlemek…

İzlenen bir filmin ardından üzerine konuşmak…

Yolda yardım ettiğin birinin sana gülümsemesi…

Ya da çok sevdiğin biriyle, konuşmadan aynı dinginliği ve sessizliği paylaşabilmek…

Böyle anlar, artık hayatın en sade ve aynı zamanda en doyurucu anlarına dönüşüyor.

Bence küçük anlara saklanan menmnuniyet ve tatmin duygusu, özellikle sanatla temas ettiğimizde daha da görünür hale geliyor.

Günlük rutinlerin dışından hayatıma göz kırpan en çağrı dolu anları, sanat ile temas ettiğim zamanlarda deneyimlediğimi fark ediyorum. Resimlerinin içinde kaybolduğum bir Van Gogh sergisini gezerken, müziğini kalbinden geldiği gibi ifade ettiğine inandığım Fazıl Say’ı ya da Max Richter’ı dinlediğimde, Marquez’in Yüz Yıllık Yalnızlık romanının sayfalarında gezinirken daha dingin ve bir o kadar da sahici olanı keşfettiğimi fark ederim.

Bir tabloda binlerce yıldır dünyayı selamlayan ayın yansımasını görmek…

Bir sokak müzisyeninin en sevdiğin şarkıyı çalmaya başlaması…

Bir kitapta altını çizdiğin bir cümle…

Tüm bunlar, insanın varoluşunun derinlerinden gelen bir anlamın yüzeye çıkması gibidir.

Şunu gözlemliyorum:

Biz büyük hikâyelerin peşinden koşarken, hayat küçük anlarda göz kırpıyor bize.

Belki de sistemin dayattığı ölçüler bu anlara bakmayı “safça” ya da “önemsiz” gibi gösteriyor.

En hızlı kim?

En yükseğe kim çıktı?

En başarılı kim?

En çok kim konuşuluyor?

En uzun kim yaşar?

Bu soruların peşinden giderken yönümüzü de onlara göre belirliyoruz.

Elbette insanlık; rekabetle, hızla, çalışkanlıkla ilerliyor; yeni yollar keşfediyor.

Bunların hepsi tamam da; tadı, tuzu, neşesi nerede hayatın? Bütün bu anlam arayışları nereden çıkıyor?

Arayışlarımız devam ettiğine göre yapbozun eksik parçaları bir yerlerde saklı.

İlginç olan ise, biz bu parçaları yollara düşüp ararken en yakınlarımıza bakmak aklımıza gelmiyor.

Belki de o eksik parçalar, sandığımızdan daha küçük…

Ama bir araya geldiklerinde büyük bir boşluğu dolduruyorlar.

Günün içindeki o küçük anlarda saklılar:

Uzun zamandır aramadığın bir dostun sesi…

Okunmayı bekleyen bir kitap…

Gitmeyi ertelediğin bir şehir…

Yeniden buluşmayı hayal ettiğin eski arkadaşlar…

Artık hepimiz biliyoruz:

Büyük finaller, yüksek dozda heyecanlar ya da başkalarının hayatlarına dair meraklarımız sadece anlık bir tatmin sunuyor.

Oysa etrafımızda, fark edilmeyi bekleyen bir hayat var.

İlişkilerimiz, deneyimlerimiz ve tüm bunların içinde “kendimiz olma” halimiz…

Tüm bunların bizi nereye götürdüğünü fark edebilsek ne değişirdi?

Belki de artık, küçük mutlulukları yaşamak için büyük işlerin bitmesini beklememek gerekiyor.

O anlara alan açmanın zamanı çoktan geldi.

Haydi.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *