Satır Arası Buluşmaları 7: Odysseus

Eve Dönmek mi, Kendine Dönmek mi?

Bazı hikâyeler yüzyıllar boyunca anlatılmaya devam eder. Kahramanlar, mekânlar ve anlatım biçimleri değişse de insanın temel meseleleri pek değişmez. Odysseus’un hikâyesi de onlardan biri. Savaşa giden bir kralın yıllar süren eve dönüş yolculuğu… Devler, tanrılar, sirenler, fırtınalar, kayıplar ve türlü sınavlar…

“Satır Arası Buluşmaları”nda bu kez Odysseus filminden yola çıktık. Sohbet ilerledikçe gördük ki bu hikâye, Ithaka’ya ulaşmaktan çok daha fazlasını anlatıyordu.

Eve Dönüş

Odysseus yıllarca evine ulaşmaya çalışıyor. Ancak yol uzadıkça yalnızca dünya değil, kendisi de değişiyor. Geride bıraktığı eşi, çocuğu, ülkesi ve hayatı artık aynı değil. Kendisi de…

Bu yüzden sohbetimizde dönüp dolaştığımız sorulardan biri şuydu: Ev neresi? Bir yer mi? Bizi bekleyen insanlar mı? Yoksa bütün yolculuklardan, zaferlerden, kayıplardan ve pişmanlıklardan sonra yeniden ulaşmaya çalıştığımız kendi özümüz mü?

Bazılarımıza göre eve dönüş, bıraktığımız yere geri dönmekten çok, yolculukta dönüştüğümüz kişiyle yeniden buluşmaktı.

Kahraman da Yanılır

Esere hâkim olanlarımız, filmin özgün metinden yer yer ayrıldığı konusunda hemfikirdi. Hatta film, bazı yönleriyle orijinal hikâyenin ehlileştirilmiş bir versiyonu olarak da görülebilir.Yine de bugünün dünyasına ve insanına dair pek çok şey söylüyor. Odysseus zeki, stratejik, cesur ve insanları peşinden sürükleyebilen bir lider.

Ama aynı zamanda kibirli, hırslı, merakına yenilen ve yanlış kararlar veren biri. Üstelik bu kararların bedelini yalnızca kendisi değil, yanındaki insanlar da ödüyor. Yolculuğa birlikte çıktığı insanları birer birer kaybediyor ve sonunda eve tek başına dönüyor.

Kahraman kusursuz değil

Hatta yol boyunca onun liderliğini sorguladığımız anlar da oluyor. Zekâ, cesaret ve strateji bizi bir yere kadar götürebiliyor. Ancak kendimizi görmeden, kararlarımızın başkaları üzerindeki etkisini fark etmeden ve gerektiğinde kendi kibrimizle yüzleşmeden yolculuk tamamlanmıyor.

Sirenler: Duymak İstediklerimiz ve Gerçekler

Sohbet sırasında üzerinde en çok durduğumuz sahnelerden biri sirenlerdi.Odysseus onların sesini duymak istiyor. Kaçmak yerine kendisini geminin direğine bağlatıyor ve dinliyor. 

Peki sirenler neyi temsil ediyor?

Kişisel gerçeğimizi mi söylüyorlar? Evrenin sırrını mı fısıldıyorlar? Yoksa bizi yolumuzdan çıkaran çeldiriciler mi? Birimize çağrıştırdığı dize ise oldukça çarpıcıydı. Neşet Ertaş’ın sözleriyle: “Cahildim; dünyanın rengine kandım.”

Belki de hepimizin hayatında kendi sirenleri var. Bizi çağıran arzular, statü, merak, takdir edilme isteği…Peki duyduklarımızın peşinden gitmemek, kendi yolumuzdan çıkmamak için kendimizi hangi “direklere” bağlamamız gerekiyor?

Her Seçimin Bir Bedeli Var

Odysseus’un yolculuğunda hemen her seçim bir bedelle birlikte geliyor. Gitmek kadar kalmanın, savaşmak kadar vazgeçmenin, merak etmek kadar bilmenin de bir bedeli var.

Belki yetişkin hayatının en zor taraflarından biri de bu: Bazen bir yere ulaşabilmek için bir şeyi bırakmamız gerekiyor. Ama neyi bırakacağımıza, neyi yanımızda taşıyacağımıza nasıl karar veriyoruz?

Sabrın yanına başka neler eklenmeli? Vicdanımız bunlardan biri olabilir mi? Kuşkusuz hırsımızı, öfkemizi ve kibrimizi geride bırakabildiğimizde yol biraz daha kolaylaşıyor. Belki de özümüze biraz daha yaklaşıyoruz.

Teslimiyetin Gücü

Odysseus’un eve yaklaştığı son noktada elinde neredeyse hiçbir şey kalmıyor.
Gemileri yok. Ekibi yok. Kral olarak sahip olduğu ihtişam yok. Sonunda küçücük, sade bir salın üzerinde kendisini denize bırakıyor. Ve kıyıya ulaşıyor.

Sohbetimizde bu sahne bizi “teslimiyet” kavramına götürdü. Her zaman daha fazla çabalamak mı gerekir? Yoksa bazen bırakabilmek de yolculuğun bir parçası mıdır?

Kontrol ettiğimizi düşündüğümüz şeyleri gerçekten ne kadar kontrol edebiliyoruz? Belki de teslimiyet, vazgeçmekten çok; artık kontrol edemediğimiz şeylerle mücadele etmeyi bırakabilme cesaretidir.

Döndüğümüzde Aynı Kişi miyiz?

Odysseus yirmi yıl sonra evine döndüğünde artık yola çıkan adam değildir. Evi de bıraktığı ev değildir. Eşi, çocuğu, ülkesi değişmiştir. Geçmiş, bıraktığı yerde onu beklememektedir.

Yine de tanıdık olan bazı şeyler vardır: çocukluğundan kalan yarası, yayı kullanma biçimi, onu hâlâ seven ailesi… Ne kadar değişsek de yolun sonunda, özümüzde bize ait olanı hatırlamaya değer. Hatta belki bütün yolculuk, o en saf hâlimizi yeniden hatırlamak içindir.

Ve o zaman yine o büyük soruyla kalıyoruz: Onca yol aldıktan sonra, dönmek istediğin “ev” neresi?

Yazılarım

Scroll to Top