Eşikleri Aşmak: Trolltunga’ya Nasıl Çıktım?
Sanırım 2012 yılıydı. Her şey bir dergide gördüğüm bir resimle başladı. Uçurum hissi veren çıkıntılı bir kayanın ucunda oturan birinin fotoğrafını gördüm. Tepeden baktığı o noktadan denizin, gökyüzünün ve bütünüyle muhteşem manzaranın tadını çıkarıyordu fotoğraftaki kişi.
“Ben de orada olmak istiyorum.” dedim. Çok içimden bir yerden, tam oradan dünyaya bakmanın şahane olduğuna emindim. Demesine dedim de burası neresi, nasıl gidilir, nasıl çıkılır oralara dair henüz hiç fikrim yoktu. Bir arkadaşım kuzeyde bir yer galiba dedi; telefonlara henüz bu kadar bağımlı olmadığımız zamanlardı belli ki. Kısa bir araştırma sonucu bu yerin, Norveç’te Trolltunga (Troll’ün Dili)* adında uçurum şeklindeki bir kaya oluşumu olduğu bilgisine ulaştım.
Hemen sonra eşime bahsettim bu yerden. Tahmin ettiğim gibi, doğayı, seyahati ve farklı diyarları keşfetmeyi çok seven biri olarak bu rota onu da heyecanlandırdı. İleride bir vakit önceliğimize almak üzere seyahat listemize dahil ettik. Sonraki aylarda sıklıkla aklıma düşse de farklı gündemler girdi araya; seyahat akışında ileri bir vadeye aldık Norveç’i. 2016 yılında hayalim(iz) için doğru zaman gelmişti.
Hedef mi koydum, hayal mi kurdum? Yoksa ikisi mi?
Bu noktada kafalar biraz karışık. Bir yere ulaşmayı hedefleriz ya da bir yerde olmayı hayal ederiz. Kurduğum cümle “Ben 1200 mt yukarı tırmanayım” değil “O tepede olmak istiyorum”du. Hemen ardından görsel olarak zihnime düşen orada oturan ve o manzaraya bakan halimdi. Bana kalırsa hayali kurarak başlamak hedef tanımı ve atılacak adımlara dair ciddi bir motivasyon yaratıyor. Kalp ve akıl bağı bu noktada buluşuyor. Hem duygularımıza hitap eden hem de ayakları yere basan başlangıçlar bizi yola düşürüyor ve maceraya atılıyoruz.
Planlama, adımlar ya da “sonsuzluk ve ötesine”
Görece havanın ılık olduğu haziran ayını seçtik. Sonuçta bolca yürüyecek ve doğanın tadını çıkaracaktık. Ayrıca hazır gitmişken olabildiğince çok yer görecektik. Kişisel olarak, bir yeri ilk kez görme halinin sürprizini korumak istediğim için videolardan uzak durup en fazla blog yazılarını okumayı tercih ediyorum. Bu rotaya dair izlenimler ise zorlayıcı anları olsa da genel olarak yürünebilir ve yönetilebilir olduğu yönünde idi. Bu durumda en fazla kendimizi biraz zorlar, bolca yürür, yorulur, dönünce de dinlenirdik! Şimdi ise bu blogları yazanların hobi olarak bu tırmanışları her hafta yaptığından emin gibiyim ya neyse:)
İşin ekipman tarafına dair işler kolaylıkla halledildi. Tüm günlere dair kalınacak, gezilecek ve görülecek yerler itinayla seçildi. Motivasyonumuz ve heyecanımız o kadar yüksekti ki tüm bu akışı yönetecek enerjimiz tamdı. Bir haftalık bu yolculuğun incisi ise netti; neredeyse sonsuzluğu temsil eden tüm cazibesi ile Trolltunga!
Hayaller bir doğa yürüyüşü, gerçekler kan, ter, gözyaşı
Bir gün önce gerçekleşen 600 mt yükseklikteki bir uçurum olan Preikestolen’a tırmanışımız beni cesaretlendirmişti. İşin en tatsız tarafı ise yine şahane manzaralı o uçuruma geldiğimizde tek görebildiğimiz şeyin sis olmasıydı. Ertesi gün de benzeri bir deneyim olma ihtimali zihnime geldiği anda, bu fikri hemen kovaladım. Lojistik olarak hemen ardındaki güne daha da ağır bir yürüyüş rotasını koymamız iddialı olsa da dayabilirdik. Öyle ya; o bir haftaya olabildiğince çok deneyimi sığdıracaktık. Ne olabilirdi ki? Yorulur, dinlenir ve yola devam ederdik.
Çok erken saatlerde otelden çıkıp 7:30 gibi parkurun başındaydık. Bizler gibi yerli ve yabancı pek çok farklı gezgin vardı. Hatta günün sonunda, biraz da kıskanarak, yerel gezginlerin bu parkurlara son derece alışkın olduğunu ve muhtemelen blog yazarlarının da bir atlet edasıyla tırmanıp inişe geçenler olduğunu düşündüm.
Daha başlarken açılışı dik, sert ve taş merdivenlerle yaptık. Başlangıç motivasyonum o kadar yüksekti ki dakikalarca süren taş merdiven tırmanışının zorluğunu dibine kadar hissetsem de tabii ki böyle anlar olacaktı ve bu beni yıldıramazdı. Üstelik tüm kafile için yürüyüş rotası geçerli idi ve hepimiz aynı yolun yolcusuyduk. Söylenme şansım yoktu.
Taş merdivenlerden sonra toprak ama daha dik bir bölüm başladı. Hava ılık ve açık, yer yer tırmanış hızım yavaşlasa da tepenin bitişini görebildiğimiz bir akıştaydık. İlk 1,5 saat bu kah yavaş kah hızlı bir tempoda devam etti
Sonraki 3 saat sanki hiç bitmeyecek bir parkura dönüştü. İnsan üretimi hiç bir şeye rastlamadığımız, yönün dahi tabelalar yerine üst üste konan ve üzeri işaretli taşlar ile gösterildiği yollarda, mola verenlerin sayısı giderek artıyordu.
Yol boyunca tam olarak dört mevsimi yaşadık; güneş çıktığı anlarda harika bir manzara ve açık gökyüzü, bir süre sonra başlayan şiddetli yağmur ve hemen yağmurlukları giymemiz, bir süre sonra havanın iyice soğuması ve yer yer kuvvetini artıran sis. Hatta bir noktada sisin tüm görüşü kapatmasıyla beraber, yön taşları ve diğer insanların da görüş alanından çıktığı bir anda orta dünyada bir yere ışınlandığımıza inanabilirdim.
Tüm bu anlar çok büyülüydü evet ve fakat yaklaşık 4 saatin sonunda artık tırmanacak, yürüyecek halimin kalmadığını hissediyordum. Daha ne kadar sürecekti? Blog yazarlarına ithafen; “Hani o kadar zor bir parkur değildi!” Kandırılmıştım sanki. Bu sırada devam eden sis, yolu kestirmeme engel oluyordu. Bir kaç metre ötemizi göremeden yürürken, birazdan varacağımız hissine kapılıyordum ama her seferinde yeni bir parkur açılıyordu. Artık içimden farklı duygular kendini göstermeye başlamıştı; öfke, yorgunluk ve çaresizlik. Acaba ne kadar daha vardı? Geri dönmek bir seçenek miydi? Peki o kadar çıktıktan sonra ya yine sis olur ve bu yolu boşuna tırmanmış olursam? Sonuncu fikri yine kovaladım! Sonunda, dirayetle ve sessizlik içinde yürümeye devam eden eşimin de duyacağı şekilde söylenmeye başladım. “Az kaldı, birazdan varacağız” dedi. Beni motive etmek içindi biliyorum ama inanmaktan başka çare yoktu.
Zirveye çıkmanın ve başarmanın büyüsü
Tam o yılgınlık ve yorgunluk halinin tepesinde iken birden sis dağılmaya başladı. Bu defa önümüzde siyah toprak zeminden oluşan yer yer minik göletlerin olduğu yeni bir parkur açıldı. En azından artık tırmanış halinde değildik. Bu son düzlük hissi ile devam ederken sis tamamen kayboldu ve kalabalıktan varış noktasına yaklaştığımızı anladık. Sonunda!
Artık burası benim bilinçli olarak yavaşladığım ve hayal ettiğim yere ulaşmanın tadını doyasıya çıkarmak istediğim noktaydı.
Ve o an geldi! Troll’ün Dili oradaydı. Bir kaç adım ötede. Ben de tam orada oturarak bu eşsiz manzaraya bakacaktım. Fakat kayanın başına geldiğimde o noktada oturmanın çok da kolay bir şey olmadığını hemen kavradım. Uçuruma bakan çok dar bir alanda oturmak cesaret işiydi. Bacaklarım titremeye başladı. Karnıma bir ağrı girdi. Boğazım kurudu. Basbayağı korkuyordum. Aynı anda kaya üzerinde tek kişinin olmasına izin verildiği için kayanın başında bir kaç saniye durdum ve kayanın ortasına gelince karar vermek mantıklı geldi. Bir kaç adım sonra şu cümleler döküldü zihnimden; “o kadar yolu gelip şu son iki adımı atmadan mı döneceksin? Orada oturmadan geri dönersen pişman olmayacak mısın? Cesaretini topla ve git yap şunu!” “Yap şunu!” kendimden kendime bir komut gibiydi. Kararlı ve işe yarar bir komut. Yavaşça yürüdüm, oturdum ve sürünerek uca kadar ilerledim. O bir kaç saniye günün en sihirli anıydı. Başarmıştım!
Kayanın ucuna adım attığım halimden daha hafif, daha tatmin ve daha gururlu bir halde geri döndüm. Eşimle birbirimizi kutladık. Daha sonra gezginlerin çok da farketmediği, biraz daha geride ama daha sessiz ve yine eşsiz manzaralı bir nokta seçtim kendime. Dünyanın bu muhteşem noktasına yolculuğunu tamamlamış biri olarak manzaranın keyfini ve güzelliğini içime çektim. Varoluş halimizin doğanın eşsiz güzelliğiyle buluştuğu o sonsuzluk anının tadını çıkardım. Bu hayali gerçekleştirdiğim için şükrettim. Sanırım bir saati aşkın o sessizliğin içinde kaldım. Ve karanlık basmadan yolculuğu tamamlamak için dönüşe geçtik.
Çıkışımızın aksine inişte içimde tarif edemediğim bir enerji vardı. O yorgun ve yılgın halden eser yoktu. Yenilenmiş ve bütünleşmiştim. Toplam 12 saat süren bu muhteşem anıyı uzun yıllar kalbimde ve aklımda ilk günkü tazeliği ile koruyacağımdan emindim.
Yolun Öğrettikleri: İçsel dönüşüm ve hayata dair notlar
Bu bir yol hikayesi gibi gözükse de bu deneyimin aslında hayat boyu çıktığımız tüm yolculuklarda işimize yarayabilecek ve bizi varışa ulaştırabilecek bazı anlamlı parçaları barındırdığını düşünüyorum:
• Olası zorlukları dikkate almak, her gelişmeye hazır olmak tabii ki aklın bir köşesinde dursun ama bence en önemlisi hikayenin sonunda gerçekleşecek, hayalini kurduğumuz o kavuşmaya odaklanmak. Bir yer, bir performans, bir kişi ya da bir proje, ne olursa olsun varış noktasının hayali bizi yolda tutuyor.
• Yol arkadaşı mühim. Yolculuk her anı tadı çıkarılacak, sadece keyiflerden oluşan bir akış değil. Yorulduğunda, canın bir nedenle sıkıldığında, acıktığında ya da bir şeyler yolunda gitmediğinde seni dinleyen, anlayan, alan bırakan ya da destek olan yol arkadaşları yolcuğu zenginleştiriyor.
• Her birimizin farklı temposu, gücü ve motivasyonel güdüsü var. Yılgınlık veren anlarımız ve şifa yöntemlerimiz de değişiklik gösterebilir. Birimize kolay olan diğerine zor gelebilir. İşin özü, başkaları ile kıyaslamadan kendi yolumuzda yürümeye devam ettikçe hikayemizi yazmaya devam ettiğimiz.
• İyi bir planlama bizi yolda tutsa da farklı gelişmelere ve beklenti dışı sürprizlere hazır olmakta fayda var. Her şeyin tam da kafamızdaki gibi gitmeyeceğini kabul ettiğimizde değişikliğe daha çabuk uyum sağlamak mümkün. Ağlamanın, söylenmenin ve şikayet etmenin bir anlamı yok. Seçimimizden ve kararımızdan eminsek yolda kalmak en büyük güç.
• Farklı gelişmeler zihin durumumuz kadar duygularımızı da etkiliyor. Duygusal iniş çıkışların farkında olmak onları regüle etmeyi kolaylaştırıyor. Duygu dinamiğini duymazdan gelmektense uyanık olup, duygumuzu tanımlamakta fayda var.
Tüm hatırladıklarımın ötesinde en çok yola çıkmanın verdiği tatmin hissi ve yol boyunca duyulan heyecan için yeni yolculuklara çıkmaya değer. Düşünceden eyyleme geçmenin farkı çok büyük ve hatta asıl sihir burada. Tüm öğrendiklerimi akılda tutarak yeni yollara çıkmaya ve hayal etmeye karar verdim. Her deneyimden öğrenmeye devam etmek niyetimi koruyarak.
(*) Troll: Norveç halk anlatımlarındaki koca kafalı, koca burunlu, çirkin, bazen sevimli, bazen de korkunç olarak tanımlanan yaratıklarıdır.
