Ait Hissetmek: Nereye Geri Dönmek İsteriz?
Aidiyet; bir kimsenin kendi kalarak görüldüğünü, değer verildiğini ve desteklendiğini hissettiği zihinsel ve duygusal bir durum olarak tanımlanıyor. Kelimenin kökü olan “aid” geri dönen anlamına gelirken, “aidiyet” ise bir yere geri dönme halini ifade ediyor. Bir anlamda, bir yere ait hissettiğimizde oraya rahatlıkla geri dönebileceğimizi biliyor, hatta geri dönmeyi arzu ediyoruz. Tam tersinden baktığımızda ise ayaklarımızın geri geri gittiği durumlar, bu bağı ve aidiyet hissini kuramadığımız alanlara işaret ediyor.
Yapılan araştırmalar; aidiyet duygusu yüksek çalışanlarda işten ayrılma riskinin daha düşük, iş performansının daha yüksek ve sağlıklı bir şekilde işe devamlılık halinin daha güçlü olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla aidiyet kavramı, birlikte inşa ettiğimiz ortak kültür içinde motivasyonumuzun ve verimliliğimizin sürdürülebilirliği açısından kritik bir önem taşıyor.
Aidiyet duygusu; parçası olduğumuz bir sistemde, her gün iletişim içinde bulunduğumuz çalışma ortamında, küçük ya da büyük aile çemberimizde, sosyal çevremizde ya da gönüllü olarak destek verdiğimiz geçici bir oluşumda… Kısacası, içinde bulunduğumuz her yapı için anlamını ve önemini koruyan bir unsur. Aidiyeti sağlamanın ve korumanın pek çok farklı dinamiği olmakla birlikte, öne çıkan başlıkları şu şekilde sıralayabiliriz:
1) Güven
En çok adı geçen ve bir o kadar da ihtiyaç duyulan ana unsurların başında güven geliyor. Son yıllarda özellikle iş yerinde “psikolojik güven” ortamı yaratmanın önemi daha da görünür hale geldi. Kişinin kendini rahatlıkla ifade edebildiği bir ortam varsa, aidiyeti güçlendiren güven unsurundan söz edebiliyoruz.
Eğer;
Fikirlerimi söyleyebilir miyim?
Hatamı açıkça paylaşabilir miyim?
Anlamadığımı sorabilir miyim?
gibi sorulara kolaylıkla “evet” yanıtını verebiliyorsak, iletişim sırasında kendimizi güvende hissediyoruz. Güven, yalnızca söylemle değil; davranışlarda karşılığını buldukça yeşeriyor ve büyüyor.
2) Kapsayıcılık
Son dönemde çeşitlilik (diversity) ve kapsayıcılık (inclusion) kavramlarının önemini çok daha net biçimde görüyoruz. Sistem içinde çeşitliliğe (yaş, cinsiyet, deneyim, okul, yetenek vb.) yer açtığımız kadar, sistemde var olanların seslerini ne ölçüde duyabildiğimizle de kapsayıcılığı görünür kılabiliyoruz.
Kapsayıcılığı kültürün gerçek bir parçası haline getirmek ise, farkında olarak ya da olmayarak zihnimizde yer etmiş yargıları temizlemekten geçiyor. Bilinçsizce oluşan yüzlerce yargının farkına vardığımızda, tüm paydaşları dinlemeye ve gerçekten duymaya alan açıyoruz. Geçmiş deneyimlerimiz, bize öğretilenler, hızlıca sonuca ulaşma isteğimiz ya da güvenli sularda kalma eğilimimiz; bizi farklı olanı duymaktan alıkoyabiliyor. Oysa farklılıklara alan açmak, samimi ve güvene dayalı ilişkiler kurmanın en önemli adımlarından biri.
3) Takdir
“Mükemmel, iyinin düşmanıdır” derler. Bazen mükemmeli beklerken yapılan iyi şeyleri görmek ve takdir etmek zorlaşır. İş hayatında hedeflere ulaşmak elbette çok önemli; ancak atılan küçük adımları, emeği, olumlu davranışları ve başarıya götüren dokunuşları görünür kılmanın aidiyet duygusunu artırdığı da açıkça görülüyor.
Bireysel ya da ekip olarak elde edilen küçük ya da büyük başarılarda, bir zorluğun birlikte aşılması sonrasında hissedilen dayanışma, takdir ve kutlama duygusunun hepimize nasıl iyi geldiğini çoğumuz deneyimlemişizdir. Takdir, aynı zamanda yeteneklerimizin, becerilerimizin ve değerlerimizin fark edildiğini gösteren güçlü bir araçtır. Belki de kendimize karşı olan cimriliğimiz, başkalarına göstereceğimiz takdirin de önünde bir engeldir. Oysa takdir, birlikte başardığımızı hatırlatır; ortamın olumlu enerjisini ve bağlılık hissini güçlendirir.
4) Görülmek ve Duyulmak
Aidiyet, tüm farklılıklarımızla ve kendimiz kalarak var olabildiğimiz ortamlarda büyür. Farklı özelliklerimiz, değerlerimiz, geçmişlerimiz ve bakış açılarımızla aynı masada; güven, samimiyet ve anlayışla iletişim kurabildiğimizde birbirimizi gerçekten duymaya başlarız. Farklı fikirler kadar farklı duygu durumlarını da fark etmek ve anlamaya çalışmak, görülmenin ve duyulmanın önemli bir parçasıdır.
Daniel Goleman’ın da ifade ettiği gibi; başkasının hissettiği duyguyu birebir yaşamayabiliriz, ancak onu anlama çabamız ve kabulümüz aradaki bağı güçlendirmeye yeter. Sesi daha az çıkanlara alan açtığımızda neleri kaçırdığımızı, hangi potansiyelleri henüz fark etmediğimizi görmek mümkün olabilir.
5) Neşe
Duygusal alanı okuyabilmek kadar, işe kattığımız neşe de aidiyet duygusunu besleyen önemli bir bileşendir. İşimizi keyifle yapmak, anlamı koruduğumuzu bilmek ve yol arkadaşlarımızla hem zor hem güzel anları paylaşmak aidiyet hissini güçlendirir. İşin ciddiyetini korurken birlikte gülebildiğimiz, kutlamalara alan açtığımız anlar; olumlu duygudaşlığı ve dayanıklılığı artırır. En zor zamanlarda bile gülmeye yer açan ekiplerin insana nasıl iyi geldiğini hatırlamak yeterli.
6) Katkı ve Anlam
Araştırmalar, kişisel olarak emek verdiğimiz ve katkı sunduğumuz durumlarda aidiyet hissimizin arttığını gösteriyor. Sorumluluk alabildiğimiz, katkımızı somut biçimde görebildiğimiz alanlar; kendimize olan güvenimizi ve gelişim motivasyonumuzu destekliyor.
2020 yılında yapılan bir araştırma; önyargı algılayan çalışanların yeni fikirlerini saklama ihtimalinin 2,6 kat daha fazla olduğunu, çeşitliliğe önem veren liderlik anlayışına sahip kurumlarda ise inovasyon gelirlerinin %19 daha yüksek olduğunu ortaya koyuyor. İş yerinde anlamı birlikte yaratmanın yolu; mümkün olduğunca çok fikri duymaktan, yargılamadan dinlemekten ve “Zaten böyledir” yerine “Acaba başka ne olabilir?” sorusunu sormaktan geçiyor.
Katkıda bulunma fırsatı verildiğinde değer gördüğümüzü hissediyor, katkımızla gurur duyuyor ve kurumla gerçek bir bağ kurmaya başlıyoruz.
Tüm bu bileşenleri hatırlayarak ve davranışa dönüştürerek aidiyeti yaratmak ve sürdürülebilir kılmak mümkün. Aidiyet yalnızca iyi hissettiğimiz anlarda değil; belirsizlikte, krizlerde ve zor ilişki dinamiklerinde de sınanıyor. Liderliğin gerçek sınavı da tam olarak bu anlarda veriliyor. Büyük projelerden çok küçük anlarda atılan samimi ve bilinçli adımlar ise kalıcı bir aidiyetin temelini oluşturuyor.
Bir toplantıda hiç konuşmayan birine söz vermek, bir yargıyı fark edip sakinlikle görünür kılmak ya da somut bir takdirle birinin yeteneğine ışık tutmak gibi…
Süreklilik gösteren her iyi niyetli çabanın, zamanla güçlü ve kalıcı bir aidiyet duygusuna dönüşeceğine olan inancımızı koruyarak.
