Adolescence: Zorbalaşan Dünyada İnsan Kalabilmek
“Adolescence” dizisini henüz ortalığı kavurmadan, yayınlanır yayınlanmaz izlemiştim.
İlk saniyesinden sonuna kadar içine alan, konusuna, oyunculuklara, çekim tekniğine ve işleyişine kadar çekici bir dizi.
Her bölümden sonra iç sorgulamalara açık ve tamamı bittiğinde koltuğa çakıldığım, sonrasında da zihnimin içinde geri dönüşleri yaşadığım bir seri oldu. En büyük şansım fragmana ve hatta hiçbir yoruma tanık olmadan izlemiş olmamdı sanırım. Çarpıcı çekim tekniğinin yanına iyi bir esere her anı ile ilk kez karşılaşma halinin sürprizli büyüsü eklendi.
Son anına kadar tahminlerim ve beklentilerim havada uçuşurken asıl konunun bunların hiçbiri olmadığını görmek en güzel ters köşeydi belki de.
Sonrasında röportajları izledim. Oyunculuğunu çok sevdiğim ve dizideki rolü ile müthiş bir iz bırakan Stephen Graham, senaryo aşamasını anlatırken, okuduğu bir üçüncü sayfa haberi ile yaratım sürecinin başladığından bahsediyordu. Benzeri örneklerin sıklıkla tekrarını gördükçe peşine düştüğü soru şuydu:
“Çocuklarımıza ne oluyor?”
Sanat işte bu yüzden muazzam bir ifade aracı.
Kültür, inanç, gelenek, sosyal sınıf ve değerler fark etmeksizin dünyanın pek çok kentinde tanık olduğumuz bir “ŞEY” olmakta. Ve tüm bunlar küçük dünyamızda her şey yolunda sandığımız anlarda oluyor hem de.
Her bölüm sonunda çarpılmış ve finalde ise ekrana mıhlanmış haldeydim. Etkilendiğim eserlerin pek çoğunda olduğu gibi aradan geçen zamanda da zihnimin ardında ya da önünde etkisi devam etti. İnsanlığa dair derdi olan, dünyanın neresinde olursa olsun çocukları ve yarınları mesele eden herkes için hazmetmesi zor.
Aslında konu bir noktada şimdi ve gelecekte birlikte inşa ettiğimiz gerçekliğe dayanıyor. Karın ağrımızın nedeni de artık yüz çeviremeyecek hale gelmiş olmak sanırım.
Konuyu pek çok boyutu ile saatlerce konuşabiliriz. Üstelik yan karakterlerin pek çoğu için bile ayrı devam bölümleri çekecek kadar malzeme var. Konu, zorbalık ve etkilerinin domino taşları gibi büyümesinin ötesinde; hemen yanı başımızdakini görmediğimizde, duymadığımızda ya da bir sebeple kendimizi ifade edemediğimizde, anlaşılmadığımızda bunun yarattığı:
Kollektif bozulma
Herkesin kendi sığınağında korunabildiğini sandığı ama bütünün en zayıf halkamız kadar güçlü olduğu bir dünya artık burası.
Bireylerin çabası, ahlakı ve iyi niyetinin ötesinde sistemlerin iyileşmesi için kural koyucuların ve uygulayıcıların kararlılığı kritik.
Pazarda, okulda ya da sokakta atılan omuzlar, ölüme varan yaralamalar, sosyal medya bağımlılığının bizi ve çocukları taşıdığı tehlikeli sanal sular, okuldaki zorbalık hikâyelerini (eğer konu kendi evladı değilse) film gibi dinleyen ebeveynler, ofiste mobbingin kitabını yazan yöneticiler, aynı şirkette üç maymunu oynayan paydaşlar, TV ekranından boca edilen rating kaygılı şiddet, bütün bunları asıl gündem görmeyen seçmen ve dahası ile bu çarktaki payımızı görmeliyiz.
Yıllar önce distopya öyküleri olarak izlediğimiz Black Mirror bölümleri çoktan gerçek oldu.
Yine başta kendimizden başlamak üzere; hayatın içinde akarken hissettiklerimizi yakalamak, yargılarımızın farkında olarak olabildiğince temizlemek, radarları açık tutarak gerçek insana doğrudan temas etmek, küçük muhabbet gruplarında dahi bu konuları daha açık ve daha çok konuşmak, yapay zekânın cevaplarını duymaya dair gösterdiğimiz istekliliği hemen yanımızdaki insana gösterme sabrını sergilemek iyi gelebilir.
“Biz neyi doğru ya da yanlış yaptık?”
Sadece bir ebeveyn sorusu değil; ilişkilerle örülü hayatlarımızda her birimizin kendimize sorup cevabı düşünmeye değer bir soru. Eski yerli kabilelerinde bir çocuğu yetiştirme sorumluluğunun sadece anne babasında değil tüm kabilede olduğu söylenir. Ne yazık ki artık bu bir seçenek değil.
Her birimiz;
“kolumuz ne kadar uzağa yetişir?”,
“aklımız ne gibi çözümler üretir?”,
“kalbimizin sesi ne söyler?”
ona bakalım.
Ve içimizdeki “zorba”nın sesini duyup, onu ne kadar susturabildiğimize.
